27 Aralık 2010

Pınar Selek de kim?




Kadın dediğin evlenene kadar annesinin-babasının dizinde dibinde, evlendikten sonra da kocasının bir adım gerisinde uslu uslu durur, durmalıdır. Sormadan söylememeli, şikayet etmemeli, üzerine vazife olmayan işlere karışmamalı, sesini yükseltmemelidir. Tez elden çoluğa çocuğa karışmalı, mümkünse okumamalı, çok bilmemeli, kocasına iyi bir eş, çocuklarına iyi bir ana olmalıdır. Bilinç seviyesi; neyi hangi markette daha ucuza bulabileceğini bilmekten öteye geçmemeli, konuştuğu en önemli konu o akşam televizyonda hangi dizi karşısında beynini uyuşturacağı olmalıdır. Yoksa ne mi olur? O güzelim kadıncağız zavallı Pınar Selek gibi olur!

Neden herkes gibi normal bir lisede, normal insanlarla beraber okumadı ki bu kadın? Notre Dame De Sion’da ne işi vardı ki? Anarşist olmak için bu okula gittiği apaçık ortada. Sonrasında yaptığı aşırılıkların temellerini bu okulda atmış işte. Liseden mezun olunca da kimse uyarmamış ki, gidip Mimar Sinan’da üstelik Sosyoloji okumaya cesaret edebilmiş. E bir de okulu birincilikle bitirince zaten şüphe etmeye gerek kalmamış artık. Mezun olur olmaz okulun çıkış kapısında tutuklanmaması bile mucize.

Zaten Sosyoloji gibi bir bölümü Türkiye’de okumak demek, hem öğrendiklerini en etkin biçimde kullanabileceğin bir ortamda yaşamak demek, hem de ne yazık ki bir sürü saçma kuralla mücadele etmek demek. Pınar ablacım da durmamış, dinlenmemiş, hemen kolları sıvayıp, en çok malzeme çıkacak alanlara balıklama atlamış. Evli barklı kadının ne işi var transeksüellerin, travestilerin arasında diye düşünmemiş, araştırmış, sormuş, konuşmuş, bir de üstüne üstlük biriktirmiş, kitap yazmış (bkz. Maskeler, Süvariler, Gacılar). Bu kadarla uslanmış mı? Yok, o anarşist ruh bir kere sahip oldu mu bedene, bir daha Papa 16.Benedikt de gelse çıkaramaz onu ordan. Kadın durup dinlenmek bilmemiş. 38 yaşında koskoca insan olmuş, Mısır Çarşısı bombacısı olduğu iddiasıyla 2,5 yıl hapsedilmiş, hakkındaki suçlamalar durmamış, tekrar etmiş ama o yine de doğru bildiğini söyleme inadından vazgeçmemiş. Akıllı, uslu olup yerine oturmamış.

Sadece ezilmiş ve ezilmekte olanlara değil, toplumda baskın olduğu düşünülen, bilinen erkek ırkına da saplamış sivri kalemini. Pembe nüfus cüzdanınla, elinin hamuruyla, ne diye karışırsın güzel ülkemin güzel askerlik kurumuna? (bkz.Sürüne Sürüne Erkek Olmak). Kadın ya, rahat rahat “ben anti-militaristim” diye bağırabilir tabi. Ayrıca sürünmek o işin özü değil mi kardeşim? Sen askerliğinden şikayet eden erkek gördün mü? Hepsi milyonlarca hikayeyle, anıyla dönmüyor mu herşeye rağmen? Sosyolog ya işte, her alana ayak basmış olmak şart sanki!

Bunca suça (!) yenilerini de eklemekten çekinmemiş Pınar ablamız. Amargi Kadın Dayanışma Derneği ile de feministliğini göstermekten çekinmemiş. Bir de tüm bunların üzerine sanata bulaşınca tuza bibere gerek kalmamış. Sokak Sanatçıları Atölyesi de Pınar Selek’in etinden sütünden faydalanmış. Zaten yapısı gereği, kendini ezilenlere, dışlananlara, ötekilere adayan bir insan olduğu için kendini ortaya atıvermek aşırı bir şey değil, hayat tarzı haline gelmiş.

Zamanında ebeveynlerinin; durulmasına, durmasına, uslanmasına yardım etmediği Pınar Selek, evlenip kocasından da destek görünce iyice anarşist olmuş işte! Artık Pınar’ı kurtarmak (!) , normale döndürmek, toplumda kabul gören bir birey haline getirebilmek imkansız. Gencecik yaşında yollarına baş koyduğu “duyarlı, araştıran, yardım eden, mücadeleci insan” figürünün her zaman kaybeden taraf olduğunu anlamış mıdır acaba? Bu insanların zorbalar tarafından susturulduğunun, sindirildiğinin, suçlandığının farkında mıdır artık? Yoksa sonuna kadar yine de susmayıp, bağıra bağıra mücadele edecek midir? Sanırım, bunca zaman doğru bildikleri uğruna yaşamış biri bundan sonra da susmaz, susamaz!


22 Aralık 2010



İnsandan insana, hatta bazen aynı bünyede zamana ve mekana bağlı olarak bile değişebilen bir halet-i ruhiye bence… Aynı insan evladı bir gün herkesin ayakta seviştiği bir yerden zevk alırken, ertesi gün sadece çay içebileceği bir yerden olmaktan mutluluk duyabilir… Ya da bugün Metallica dinleyip kendinden geçerken, yarın serdar ortaç abimle oryantal yapabilir… İnsan bu yani, her şeyi beklemek lazım derim ben…

Cuma, Cumartesi günleri öyle iplerini koparmış gibi Taksim’i istila edip de, telefonda hararetli hararetli konuşanlar, koşar adım yürüyenler, allengirli yerlere yetişmiyorlar… Gittikleri yerleri allengirli yapan insanlara yetişmeye çalışıyorlar… O adamlar çok mu matah peki? Yooo, gündüzleri plazalardaki işlerinde takım elbiselerle çalışıp, üstlerindeki iki kuruşluk adamlara yalakalık yapan işletme fakültesinin en parlak mezunları... Hafta sonu akşamları “biz bu değiliz aslında, çok acayip eğleniyoruz, marjinal adamlarız bildiğiniz gibi değil” demek için kendilerini Taksim’e atıyorlar. Ki aslında Taksim’den de pek hazetmiyorlar, çoğunlukla da gece 11 den sonra bütün sokaklarından korkuyorlar. Mekanı o kadar allengirli kılan da zannımca hep aynı güruh, anlaşıp anlaşıp gidip her hafta başka yerlerde dağıtıp orayı “çok acayip bir yer” statüsüne sokuyorlar.

Mekan, neresi olursa olsun, içerde nasıl bir müzik ya da benzeri çalıyor olursa olsun, nasıl bir alkol ya da bolca sulu bira olursa olsun fark etmiyor, en önemlisi oraya beraber gittiğin insanların potansiyel enerjisi ve bi araya gelindiğinde vücutta 0,5 promile yükseltilen alkolün de etkisiyle oluşan kinetik enerjidir. Zaten yasal promil geçildikten sonra çalan müziğin, tuvaletin ne kadar pis olduğunun, miller şişesine bok varmış gibi tıkılan güzelim limonun, kızların gerizekalı gibi Cumartesi akşamı bile topuklu ayakkabı giymesinin, arada mekana uğrayıp bikaç bira içen ve hesabı kakalayan bazı asalak arkadaşların hiç önemi yoktur. Kimse kimsenin söylediğini duymaz, dinlemez de zaten. O mekandaki muhabbet konuları yazılı olmayan kurallar gibidir. İçilenin markası, kızlar arasındaki tuvalete beraber gitme seremonileri, boktan dedikodular ve etraftaki tek gecelik bedenler… Ama her şeye rağmen o an her şey müthiş eğlencelidir, etrafındaki herkes arkadaşındır, biraz sonra daha neyin olcak belli değildir. Aslında şu karşıda sevgilisiyle dans edip sana da göz kırpan kadın/adam da fena değildir. Ammmaaaannnn ne önemi vardır v.s...

Gecenin sonunda da evet birileri kusuyor, birileri bambide ıslak hamburger yiyor (eskiden aynı kadro çorba içerdi), birileri kenarda köşede uyukluyor, birileri Ümraniye'deki evine gitmemek için Beşiktaş'ta oturan arkadaşına ufaktan yem atıyor, birileri bardaki 2 bira ısmarladığı sarışını götüremedi diye kendine bok sürdürmemek için “gol atamadım ama iyi oynadım” edebiyatı yapıyor, birileri sarhoşluğa sığınıp bol bol saçmalıyor, birileri de oturup bunları izleyip not alıyor olur (benim gibi).

Sonrası mı? Sonrası; bütün gece sigara içmiyor dahi olsan, çiğnemiş gibi hissettiğin izmaritler yüzünden iç organlarının bile sigara koktuğu hissi, içip içip mal gibi zıplamaktan mütevellit kana 5 kat hızla karışan sulu biranın yan etkisi olan baş ağrısı, üst üste yediğin birbirinden alakasız yağ deposu yiyeceklerden bulanan bir mide, insan olanın girmeyeceği kadar sıkışık bir bodrum katında ite kaka adına dans dediğin şeyi yapmaktan kramp girmiş bir vücutla uyandığın bir Pazar sabahı... Kendine gelebilmek için şekerli çay ve tuzlu peyniri ilaç niyetine yuttuğun bir kahvaltı ve baş ağrısını daha da arttıran magazin programlarıyla ayılmaya çalışan metabolizma, tam kendine gelmişken bu sefer de piç olan Pazar günü için ağlayıp yeniden iş stresine kendini hazırlar.

Tüm bunlardan sonra sorarsanız ki “Bu mu yani eğlence?” diye; küfürlerden yapılmış zincirleme isim tamlamalarını duymak kaçınılmazdır. Pehh! Boşver be hacım, evde yayılıp film izlemek gibisi yok!



02 Aralık 2010



Yeterli teçhizata sahip olmadığı halde herhangi bir şeyin en kısa sürede .mına koymayı başarabilen tek canlı türü kadındır.

15 Ağustos 2010




Nasıl da beceriyorsun hiç ummadığım anda gelmeyi?

Kocaman bir Hoş Geldin!


16 Haziran 2010

Bi Büyük İstanbul'da Bi Büyük Festival



"İstanbul, edebiyatla birlikte sevildiğinde ayrı tat veriyor insana." diye yazmış
Murathan Mungan.

Ben de bir akşam üzeri, Karaköy'ün deniz ve rakı kokan bir sokağında okudum bu cümleyi!

İstanbul'a bir kez daha hayran olmadan bir büyük yudum önceydi!


06 Şubat 2010


Adı yeni, kendi eski...

Mezesi muhabbet, suyu dostluk, buzu musiki...

Keyifin sözlüğümdeki karşılığı, mutluluğumun arkadaşı, hüznümün yoldaşı...

Sofrasına roman, kadehine şiir, ehl-i keyfine şarkı yazdıran...

Dostla içildi mi tadına doyulmayan, sevgiliyle içildi mi uykuyu unutturan...

Her zaman alkolün en hası, ara sıra ilacın babası...

Gülümsemenin garantisi, kederin silgisi...

Uzağı yakın, yakını daha da yakın eden...

Biraz karanlığım, biraz aydınlığım...

Aklımdakini gerçek, gerçeği masal, masalı hayal tadına çeviren...

Yeni'si Mey'den, rakısı sakiden...

Bazen siyah, bazen beyaz, illa ki siyah-beyaz...


28 Aralık 2009



Sorumluluk...

Mücadele....

Adrenalin...

Hepinizden nefret ediyorum ulan! :)